Doğunun Büyüyen Kraliçesi - Antakya

Doğunun Büyüyen Kraliçesi - Antakya

Derler ki: Büyük İskender, şehri kuşatmak için ordusunu, Antakya'ya (Antioch) yığdığı vakit, Asi'nin (Orontes) üzerindeki taş köprüyü geçip surlara yaklaşamamış bile. Tam yedi(7) ay boyunca köprünün öte yakasında sabırla bekleyen ve " Doğunun Kraliçesi " lakaplı bu zengin diyarı ele geçirmenin hesaplarını yapan büyük savaşçı, sonunda şehri teslim almayı başarmış. Köprü, Antakya'yı bir kez daha yeni bir uygarlıkla buluşturan önemli bir kapı olmuş. Bugün artık o taş köprü yok. Uygarlıkların geçirdiği büyük dönüşümlerden nasibini alıp çoktan betonarme bir kimliğe bürünmüş bile. Ama hala önemli geçiş noktası olma özelliği koruyor.

Antakya Asi Nehri üzerinde bir Köprü

Taştan örme Roma köprüsü yerine betonarme köprü var.70'li yıllarda yıkılmasaydı keşke.

Antakya'ya ilk kez geldiyseniz, otogardan çıkıp Asi Nehri boyunca yürür ve şehrin merkezini oluşturan meydana ulaşmak için o köprüden geçersiniz mutlaka. Köprü, ziyaretçisini hayal kırıklığına uğratmaz hiç. Asi'nin üzerinden öyle bir yel eser ki, güneyin boğucu sıcağından ancak bu esinti sayesinde kurtulur şehre gelen konuklar. Hiç durmadan esen bu rüzgar, Asi'nin üzerindeki köprülerden herhangi birinde durup şehri seyre daldığınızda, içinize işler, uzak diyarlardan haberler fısıldar kulağınıza. Şehir, binlerce yıldır böyle çeker insanları kendine; böyle kurulur ilk gönül bağı. Mitolojiye merakları olanlar, Antakya'nın kuruluşunu bir et parçasına bağlamakta sakınca görmezler. Efsaneler, şehirlerin gizemine katkıda bulunan büyülü bir hikayedir çünkü. Seleucus I. Nicator şehri kurmadan önce Jupiter Tapınağı'na giderek oradaki kahinle konuşur. Kurban kesmesi gerektiğini öğrenir. Kurban kesimi sırasnda yükseklerden bir kartal, kurbandan bir et parçası koparıp Siplus'a, yani bugünkü adıyla Habib-i Neccar Dağı'na bırakır. Seleucus bunu tanrının bir işareti sayar ve şehri Siplus Dağı ile Orontes Nehri arasına kurmaya karar verir. Yeni kente, babası Antiochos'un adı verilir. Şehir kısa zamanda gelişerek, Roma ve İskenderiye'den sonra, Roma dünyasının üçüncü büyük şehri haline gelir. Anadolu topraklarında, on farklı yerde Antiokhela yerleşim yeri olduğu rivayet edilir. Bunlardan biri Mersin, diğeri Yalvaç'ta ortaya çıkmıştır. Antakya ise, üzerinde hala yaşam sürdürülebilen aynı isimdeki tek yerlesim yeridir. Helenlerin, Romalıların, Perslerin, Arapların, Bizanslıların, Haçlıların, Selçuklu'ların, Memlüklerin, Osmanlı'ların ve kısa bir süre Fransızların egemenlikleri altında şekillenmiş tarihiyle, şehrin binlerce yılda oluşmuş kültürel birikimin katmanları: insan ilişkilerinde en sıcakifadelerle dile geldiği gibi, bir apartman inşaatının temel kazısı sırasında kepçeye takılan Sydamera tarzı bir lahit aracılığıyla da anlatır geçmişini meraklısına. Tarih bazen toprağın altından çıkar, bazende suyun sesinden. Harbiye, mitolojilk adıyla Daphne, suyu kendine katık etmiş verimli topraklara sahiptir. Şelaleleri, dört bir yandan fışkıran pınarları ile Antakya'nın gerdanına takılmış inci bir kolyedir sanki; "tarbuş"a dizilmiş bir dizi altın gibi. . Öyle ki, bu yaşlı şehrin demini almış kadınları, fes benzeri u başlığı takarken, altınlar görünecek şekilde bir kuşakla başlarına bağlar. Geçen yıllara böylece gönderirler selam duruşlarını. Şehrin güzelliği, Harbiye ile resmedilir çoğu kez. Roma saraylarının en güzel örnekleri orada yapılmıştır çünkü. Bu sarayların taban mozikleri öyle albenilidir ki; ayak bastığı yere bile bu kadar sanat karıştıran bir uygarlığın üzerine, müzedeki mozaik örnekleri aracılığı ile şahit olunduğunda, nefesi kesilir insanın. Küçücük taşlarla resmedilmiş kocaman bir hayal denizi içinde buluverir kendini isnan; engel olamaz buna.

Mozaik Döşeme - Harbiye saray

Daphne bir su perisidir. Çünkü Irmak tanrısı'nın güzeller güzeli kızıdır. Kendini Toprak Ana Gaia'ya adayan daphne, erkeklerden kaçarmış sürekli. Ne var ki, tanrı Apollo ona gönül vermiş; peşine düşmüş bu güzelliğin. Daphne kaçmış, o kovalamış. Tam yakalanacağı sırada babasına yakarmış Daphne, ondan kurtarsın diye. Tam o sırada bir defne ağacına dönüşmüş bu peri kızı. Apollo bakmış kolları arasında sıktığı gövde bir ağaç olmuş, o günden sonra defne ağacını kendi kutsal ağacı bellemiş. Defne dallarından yaptığı tacı başından hiç eksik etmemiş.

Bu mitolojik hikayenin mekanı olan Daphne, Harbiye'ye dönüşmüş zaman içerisinde. Pınarları eskisi kadar akmaz olmuş. Toprakları heyelanlarla çökmüş. Bir zamanlar ağaçların arasında oynaşan çiftlerin yerini şimdi çer çöp almış ama ışıltısını hiç kaybetmemiş yine de. Taşları ince bir işçilikle oyarak, onları başka biçimlere dönüştürmeyi zanaat edinmiş yaşlı bir ustanın Harbiye girişindeki ufacık tezgahını görünce anlar bunu yolcu. Şehir direncini inancından almaktadır. Depremlerle defalarca yerle yeksan olmasına rağmen yeniden canlanmayı başaran, Asi'yi azdıran sel sularıyla isyanını zaman zaman dile getiren bu şehir, yıkılmaz bir güce sahip olduğunu anlatır her fırsatta. Bazen bir zanaatkarın el emeğiyle, bazende damağınızda kalan ve asla unutmayacağınız bir tadın hatırası ile.. Harbiye, ipeğin yumuşlaklığı ile sarar insanı Asi'nin kenarındaki dut ağaçlarından sebeplenen ipek böcekleri kozalarını örer, ipeğe dönüştürürler kısa hayatlarını. Sayısı iyice azalan ipek dokuma ustaları da, narin kumaşlara dönüştürürler ipek böceğinin ardında bıraktıklarını. Taşı heykele, ipeği kumaşa dönüştüren Harbiye'li zanaatkarlar ne kadar az kaldıysa; Antakya'nın Uzun Çarşı'sındaki yemeniciler de, bakırcılar da, Antakya Fanusu yapanlar da o kadar azalmıştır zaman içinde. Eskiden üzerinde yemek yenilen ama artık duvar süsüne dönüşmüş hasırlar, çarşıda aranır aranır da güç bela bulunur. Emeğin sanata dönüştüğü bütün zenginlikler, Antakya'yı gezenler için hüzne sebep olur. Kesşkeler ağız birliği eder, kimi zaman yorar insanı.

Antakya'ya gelen bir gezgin için en özel duraklar hep haz noktalarını uyarıcı niteliktedir. Şehirle yapılan bu haz verici sevişme, güvenini sorgulamayı hiçbir zaman aklına getirmediğiniz şefkatli kollarına kendinizi bıraktığınız anda başlar. Her birinde farklı efsanelerin resmedildiği mozaiklerle donatılmış Arkeoloji Müzesi'nin önü, vazgeçilmez buluşma noktasıdır. Şehre ilk kes gelen yolcu da ranvevularına bu noktadan başlar. Köprü geçilip de eski Antakya sokaklarına adımatıldığında kimi zaman gözlerini doyurur, kimi zaman ruhunu, kimi zamanda damağını yolcu. Haz kapıları aralanmıştır bir kere.

Künefe

Köprübaşındaki künefe dükkanlarına uğramadan geçmek olmaz. Bir kentin en iyi yürüyerek gezilebileceğini bilenler, künefeden alacakalrı damak zevkine ve enrjiye güvenmelidirler. Antakya'nın betona teslim olmayan eski yerleşim bölgesi gezildikçe, şehrin dokusuna ayak uydurmak daha kolay olur. Yağışlı havalarda yürürken zorluk olmasın diye ortası oluklu yapılan taş döşeli sokaklar artık görülemez belki; ama evler, çok dinli, çok dilli halkın yapısına uygun bir mahremiyetle yüksek duvarlı yapılmış olmasına karşın, sokaktan geçen yabancıya dahi açık kapı ile kucak açmayı bilmiştir bugüne değin. Bir sesin, bir kokunun peşne düşülüp kapıdan giren kişi hep içtenlikle karşılanır Antakya sokaklarında. En çokta bu yüzenden hem birbirinin mahremiyetine saygı gösterip, hemde iç içe yaşamayı becerdiği için yaşam enerjisini hiç yitirmez Antakya insanı. İş konuşurken de, çocuğuna seslenirken de, belki kavga ederken bile "Canımsın" diye hitap eder insanlar birbirine. Ruhuna söz geçiremeyip, sürekli yolunu bu şehre düşüren insanlar için şehrin cazibesi sadace bu kelimeyle açıklanabilir.

Hatay Yukarıdan Bakış

Hatay'a Yukarıdan Bir Bakış

 

20 Ekim 1920 'de Ankara Antlaşması ile özerk bir sanck idaresi olan şehir, yapılan referandum ile 7 Temmuz 1939 yılında Türkiye'ye bağlı bir il olmuştur. Din ve dil zenginliği, insanları ayırmak yerine birbirine kenetlediği için, Antakya hep birlik beraberlik içinde bütünlüğünü koruyabilmiştir bugüne kadar.

 

Zengin bir mutfak kültürüne de sebepolan bu çeşitlilik ve beraberlik, Antakya'nın mutfağına lezzetli katkılar yapmıştır. Tuzsuz peynir ve sacda tel tel akıtılarak yapılan hamurdan hazırlanan künefe tatlısı başta olmak üzere; biber ekmeği, tepsi kebabı, oruk denen içli köfte çeşitleri, zahter saltasi, humus, abugannuç, libye, şeyh mualla, tuzlu yoğurt, taze çökelek salatası ile mükellef sofralar kurduran bir yemek cennetidir Antakya. Hemen hemen her şehirde künefe yiyebilirsiniz ama hiçbiri Antakya'da yediğiniz gibi olmayacaktır. Tatlı dünyasının en tatlı üyesi pakete koyulup taşınmayıda kabul etmez. Denersiniz ama sonu hüsran olur.

 

Antakya’lı Minik